-
-
Attila ATASOY
Son Pişmanlık
-
DÜŞ PEŞİME
GEZİ ÜLKELERİNİN GÖRSELLERİNDEN OLUŞAN, DÜŞ PEŞİME ŞARKI VİDEOSU -
ATTİLA ATASOY
UNESCO DÜNYA MİRASLARI -
ATTİLA ATASOY
DÜNYA MİRASLARIMIZDA SON DURUM
TASMANYA'NIN CANAVARI MANAVARI
TASMANYA'NIN CANAVARI MANAVARI..
:)
Eee taaa Tasmanya’ya gelmişken başkent
Hobart’ı bir gezelim bakalım… Adanın güneydoğusunda tepecikler üzerine kurulu
bakımlı, plânlı, düzenli, temiz, son sayımlara göre 220bin nüfuslu bir şehir… Gerek
aksanı gerek biçimiyle İngiliz kasabalarından farkı yok… Yine Fish and Chips, yine
İngiliz kuralcılığı ve hesaplılığı… Yani buraya kadar yorulmasanız da
İngiltereye gitseniz de olur..(!).. Tabii Avustralya’nın güneyinde özellikle
kopmuş gibi duran bu adanın güneyinde iki nehir (Derwent ve Coal) ve okyanusun
elele verip kaneviçe gibi işlediği kıyıları görünce dur bakalım dedim kendime… Üstelik
bu coğrafyaya özgü(endemik)bitki,700 tür ağaç (özellikle Gum Tree)ve
hayvanları, Güney kutbuna bu kadar yaklaşmışken okyanuslar arası muhabbetin
bedeli olarak da kışın sadece dağlara kar yağması ilgimi çekti doğrusu… Dağ
deyince de en yükseği 1270 metre ile Wellington… Buralarda zaten sportif
etkinlikler düzenleniyor… Hafta sonu zaten herkes ‘Country side’…
Sightseeing şöförüne sordum, kışın
12-8 bilemedin 2 derece ’ye düşüyormuş… Benim gittiğim oranın Yaz’ı olan Ocak
sonu Şubat başında 25-15 derece dolayında idi… Hadi bilemedin 27 derece… Akşamları
montla dolaşıyordum yahu… Bir serin rüzgâr bizi taaa Batı Avustralya’nın
Perth’inde de üşütmüştü de şaşırmıştık… Ulen Yaz’a mı kışa mı geldik diye…
..Neyse sadede geleyim… Orman
yangınları olduğu için birçok doğa turunun iptal edilmesi Hobart’ı arşınlamak
ve de yarım saat uzaktaki köprüsü ile Dünya mirası olmuş eski yerleşim Richmond
ve tabii ki biraz daha uzaktaki Bonorong çiftliğindeki Kangurulara yem vermek, Tasmania
Devil’i yakından izlemek, Koala ve benzeri vatandaşları ile papağan-kuş
çeşitlerini yerinde izlemekten başka çare kalmadı… O tarafa 70’lerde bir de
güzel tren yolu yapılmış… Çok daha uzaklardaki, eskiden hapishane limanı olarak
kullanılmış, şimdi ise Unesco Dünya mirasına girmiş turistik Port Arthur limanı
vardı ama kusura bakmayın çok pahalı olduğundan gitmedim… İsteyen internetten
öğrenir… Şu İngiliz kurnazlığı ve zekâsı başka bişey azizim… Önce heryeri
sömürge yap, esir al, kültürünü yerleştir, bütün dünyaya dilini konuştur, sonra
da yaptığın zulümleri paraya çevir… Pes diyorum… Sömürge yapamadığı nadir
ülkelerden biriyiz… Atatürk’ümüze yine minnet gönderelim…
Şehrimiz Hobart’a gelince
Elizabeth Street, Colins Street, sahildeki Mona müzesi ile Salamanca barlar
bölgesi dışında gidilecek yeri yok… Sahilde ‘Pier’ restoranları var tabii ki… Herşey
gayet pahalı… En ucuz yine ‘Fish and Chips’..’Leaning Church Vineyard’
şaraplarıyla ve Atlantik Somon’u ile Blue Eye Trevalla’sı meşhur...
‘Explore the Edge’ yunus ve
balina turları ile 175 yıldır yapılan Campbell Town Show tavsiye edilenlerden…
Oldum olası İngilizlere
gıcığımdır… Babam bize ’size İngiliz terbiyesi lâzım’ der dururdu… Marmarisli
babam acaba bir İngiliz miydi diye kendime epey sormuşluğum var… Yoksa nereden
bilecekti ki… Kendi bir Maliye memuruydu o kadar… Biz üç erkek kardeşiz, en
küçüğü ben oluyorum… Büyüklerden biri bir hata yaptığında üçümüzü sıraya
dizerdi… Ben zaten bit kadarım, suçum yok, günahım yok, etim ne budum ne üç
yaşındayım meselâ… ’Ben niye sıraya giriyorum yahu’ diye kendi kendime
söylenirdim… Babam kayışla popolarımıza vururdu… Allah için belden yukarı
çalışmazdı(!)… Sonra anladım ki birbirimize caydırıcı olalım diye
diziliyormuşuz… ’Bak sen hata yapıyorsun biz de güme gidiyoruz’ diye… Evet ilk
İngiliz terbiyesini böylece öğrendikten sonra İkincisini İngiltere’ye dil Okulu’na
gidip aile yanı kaldığımda daha iyi öğrenecektim… Kahvaltı diye ekmek üstü
tereyağ ve kahve, akşam yemeğinde bir tabakta etli bişey, püre ve iki biber ya
da domates veriyorlardı… Sonra kahve ve belki küçük bir kek… Kendi çocukları
ise disiplin, kurallar içerisinde okul sonrası bale, yüzme, piyano, diğer spor
dersleri ve etkinlikleri ile boş bırakılmıyordu… 18’inden sonra da eğer baba
evinde kalacaklarsa kira ödemek zorundaydılar… Böylece anladım ki İngilizler
içince niye sapıtıyor… Şefkat eksikliğinden…
Konuyu da dağıttım ama yani bizde
de her konuda savurganlık var… Arayı bulmak lâzım…
Peki konumuza dönelim… Biliyorsunuz
yollara düşüp aynı zamanda kendi hakkımdan gelmenin yolunu bulmuşken, hem
farklı kültürlerde bilgilenmek, bilgilenirken eğlenmek, içine düştüğüm
çıkmazların en etkili ilâcı olmuştu… Halen de öyle… Şöhret esaretinden
kurtulmanın da yolu olmuştu bu yol… Yaptığım her şey ile müzik, şarkı
yazarlığı, gazete, kitap yazarlığı v.b. her şey hayata kurduğum küçük
köprülerim oldu… O köprüler aynı zamanda çocuk ruhumun lunaparklarıydılar…
Pasifik adaları, Yeni Zelanda, Amazonlar,
Afrika, Avrupa, Tüm Amerika dahil 152 ülke görmüş keşfetmiş biri olarak
Avustralya’yı en sona saklamıştım… Ne bileyim, belki konser teklifi gelir işi
bedavaya getiririm diye düşünmüştüm… Ama heyhat.. Bekle bekle nereye kadar… Aaaa..
Bastırdım kalan paralarımı… En batısından en doğusuna, en kuzeyinden en
güneyine tarayıverdim… Oh olsun… Lâf aramızda bu arada konser teklifleri de
aldım yani… Hehheh.. Cairns, Melbourne ve Sydney’deki Türklerle tanışmak şans
oldu…
Kurtarılmış Kıta’da herkes mutlu
mesut yaşıyor… Devletmiş, hükümetmiş, orada neler oluyormuş kimsenin umuru
değil… Dünyadan tecrit taksicisi de, garsonu da, şusu da, busu da hayatından
memnun… Ve tabii ki göçmenler de… Belli ki her sektörde bir devlet garantisi
olmanın huzurunu yaşıyorlar… Ne diyeyim helâl olsun… Artık sınırlama
getirmişler göçmenliğe de..
Bizim Osmanlı orayı burayı talan
edip haremle uğraşırken, İngiliz kurnazı sanayi devrimini becerip dünyayı fethe
çıkmış… Fethetmediği ya da sömürmediği nadir ülkelerden biriyiz… Hele hele şu
Avustralya ve Tasmanya’da İngiliz aksanıyla hövy hövy konuşan Hintlileri
gördükçe daha da delleniyorum…
Kraliçe’nin kuzuları, İngiliz
oyunuyla taaa Çanakkale’de yavrularını kaybetmenin gizli utancını yaşıyor
olmalılar ki sanki daha bir kalender, daha bir pufuduk olmuşlar… Tabii renk
vermiyorlar… Hatta Russel Crowe’un filmindeki söylemiyle; ’Biz toprak için
değil, ilkelerimiz için savaşırız’ diyorlar… Biz de yedik… Sömürgeci İngiliz’in
Avustralya’sı veya Tasmanya’sı rahatlıkta ve hesaplılıkta ve tabii bize göre
pahalılıkta diz boyu…
Elbette toplum disiplini
açısından takdir etmemek mümkün değil…
Her toplum önce kendi geleneksel
kültürleriyle var olur, gelişir, sonra uluslararası arenada söz sahibi olur... Tabii
kendi güçleriyle oluşturdukları ilim ve üretkenlik ile...Ama sömürgeciler buna
müsaade etmez..
Bu toprakların gerçek sahipleri
Aborjinler, burada azınlık olarak asimile olmuşlar... Tamam devlet onlara
maaş, özel klinikler ve dernekler veriyor, güya korumaya almış görünüyor olsa da
onlar kendi topraklarında yabancı olmanın kahrıyla yaşıyorlar.. Çalışmıyor, içki
sigara, uyuşturucu bağımlısı olup şişmanlamakla meşguller..
Üff çok konuştum, biraz da teknik
bilgi ile sonlandıralım..
Avustralya’ya 240 km
uzaklıkta,68300kmkare(kimi yerde 64519kmkare yazıyor) yüzölçümünde, Hollandalı
Abel Tasman tarafından keşfedilmiş bir ada… Nüfusu 450bin civarında… Güneydoğudaki
Başkent Hobart yukarda da yazdığım gibi son sayımlara göre 220bin civarında… Esas
sahipleri 40bin yıl önceden Aborjinler tabii… 20bin yıl önceki buzul çağından sonra okyanus
seviyesi yükselince bu topraklar adaya dönüşmüş…
İngilizler 1804’te gelmiş, iklimi
ve pozisyonu sebebiyle ceza kolonisi olarak kullanmışlar... 1825’te baskıcı
vali George Arthur ile adada yaşayan Aborjinler büyük ölçüde katledilmiş... 1853’de
suçlu götürülmesi durdurulan adada Arthur, hükümlülere korkunç şeyler yapmış, uzun
yıllar İngilizce konuşulan dünyanın en berbat yeri olarak bilinmiş… Arthur’un
soykırımından kurtulabilenler de misyonerlere teslim edilmiş… Misyonerler de kendi
zırvalarını bu insanlara aşılamayı becerememiş… Son safkan Aborjin 1876’da
ölmüş zaten… Sonraki yüzyılda Tasmanya, insan ve doğa’nın iç içe olduğu huzur
ve barış adası haline gelmiş… İlk hidroelektrik santrali 80 yıl kadar önce
yapılmış…
İKLİM: Dört mevsimi birkaç uç
değer dışında ılık yaşayan bir yer burası… Meselâ Hobart, olsa olsa Antalya’dan
biraz daha soğukmuş… Yazın günde 7-8 saat, kışın da bunun yarısı kadar güneş
ışığı alıyormuş… En fazla yağış da Temmuz-Ekim arasında oluyormuş… Ülkenin
vahşi ve seyrek nüfuslu batı sahili ise doğu sahilinden dört kat daha fazla
yağış alıyormuş ve ortalama yaz sıcaklığı 16 dereceyi geçmiyormuş… En ünlü
doğal çekim merkezleri Güneybatı ıssızlığı, Kuzey dağları ve doğu sahili imiş… Ekonomisi
tarıma, ormancılığa ve hidroelektriğe dayanmaktaymış… Modern
Tasmanya’lılar(Tassie’ler deniyor), Avustralyalılardan farklı bir ırkmışlar… Avustralya-Yeni
Zelanda karışımı bir görüntü sergiliyorlarmış… Özellikle Queensland veya kuzey
bölgesindeki Tassie’ler ile diğer Avrupa kökenli Anglosakson beyazların kendi
acılı geçmişleri ve adalılığın getirisiyle ayrı bir duyarlılığa ve karaktere
sahip oldukları söylenmekte ve hatta anakara Avustralyalılarla dalga geçtikleri
anlatılmakta…
Attila ATASOY- ŞUBAT 2019
![]() |
| Koala benim gibi uykuyu alamamış..:) |
![]() |
| Kaderde Kanguru beslemek de varmış..:) |
![]() |
| HOBART |
![]() |
| Elizabeth street |
![]() |
| Salamanca barlar bölgesi |
![]() |
| Derwent Köprüsü |















































































