KONGO
‘DEMOKRATİK KONGO’
GERİ BIRAKILMIŞLIĞIN ÜLKESİ...
 |
| Toz-toprak-sıcak |
...Nerden başlayacağımı
bilemiyorum doğrusu… Hele bir giriş yapayım gerisi gelir dedim… Hadi bakalım…
Demokratik Kongo deyince o kadar
çok başlık var ki, karar veremiyorsunuz… Bu seyahati önerdiğim zaman bu kadar
zorlanacağımı kestirememiştim… Öyle ya ben Senegal Gambia arasında, Unesco
Dünya Mirası beş çember taştan oluşan mezarları (Sine-Ngayéne) görmek için bile
17 saat toz toprak demeden hoplaya zıplaya gitmiş adamdım… Öyle olmadı işte, neyse
başlayalım…
‘Gidilmesi en sakıncalı beş
ülkeden birisi’, 'Dünyanın Doğal kaynaklar itibariyle en zengin ama en fakir
ülkesi','Aids, Sıtma ve sarı humma tehlikesinin en yüksek olduğu ülke', 'Belçika'nın
ve Kral 2nci Leopold'ün acımasızca sömürüp soykırım yaptığı Afrikanın en
bağrıyanık ülkesi' gibi duyumlarla ikna olduğumuz(!) yedi arkadaşla yola
koyulduk… Üç profesör, bir madenci, bir endüstri mühendisi, bir avukat, bir
emekli lise öğretmeni ve bendeniz tarla kuşu… Toplam sekiz kişi..Türkiyedeki
bir acente kanalıyla buradaki 'Go KONGO' acentasının uhdesi ve rehberliğinde
birgün başkent Kinşasa'da kalıp 11 eyaletten en ormanlı bölge olan Ekvator
eyaletine gidip ormanlarda yerli kabilelere misafir olacağız…

THY'nin düzenli seferlerinin
başladığı Kinşasa,12 Milyon dolayında nüfusuyla Afrika’nın üçüncü en büyük
şehriymiş… Özel sektörün yeni yeni geliştiği, trafik keşmekeşinin, pisliğin, fakirliğin,
üstüste yaşayan ve fotoğraf çekilmesine izin vermeyen kızgın halkın, polisin, askerin
ve rüşvetin başkenti bence…
..Tabii ki zenginler mahallesi
'Gombe' hariç… Sınıf farkı uçurumunun en ideal örneği… Dışardan gelip ticaret
yapan ve iş dünyasına hakim Lübnanlı, Çinli, Hintli ve Türklerin vahası… Toplasan
hepsi beşbini geçmiyormuş… Hele Türkler çook azınlıkta… Duyduğuma göre 150
kadar… Ama sanırım THY seferleriyle bu sayı epey artacaktır… Aman artsın…. Zaten
Belçikalı acımasızca sömürmüş dünyanın en zengin Elmas, altın, uranyum, bakır, kobalt,
ham petrol yataklarını, kauçukları, diğer orman ürünlerini… Bu arada buradaki uranyumun
ikinci dünya savaşında Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarında
kullanıldığını da belirteyim…
Görkemli Kongo Nehrinin
kıyısında, karşı sahildeki diğer Kongo Cumhuriyetinin başkenti Brazzaville
görünüyor... O da Fransız sömürgesi olmuş bilenler bilir… Oraya zaten Fransız
Kongo’su da deniyor… Dünyanın birbirine en yakın iki başkenti… 08-15.00
saatleri arasında düzenli feribot seferleri var, isteyen gidebilir… Ama oraya
da vize var… Bizimki 'Demokratik Kongo Cumhuriyeti' unutmayın… Büyük Kongo
havzasında, Dünyanın Amazonlardan sonra ikinci büyük akciğeri kabul edilen
ekvatoral yağmur ormanlarına sahip, Atlantik kıyısında sadece 37 km. sahili
olan 2.345.410kmkarelik 'Demokratik Kongo Cumhuriyeti'…
'DEMOKRATİK KONGO AMAN NE KADAR DEMOKRATİK..'
..Afrika’nın göbeğinde Afrika’nın ikinci büyük
ülkesi… Komşuları Ruanda, Kongo cumhuriyeti, Orta Afrika cumhuriyeti, Sudan, Uganda,
Brundi, Tanzanya, Zambiya ve Angola… Nüfusun %45ini Mongo, Luba, Kongo ve
Mangbetu-Azande gibi büyük kabileler oluştururken resmi dil Fransızcanın
yanısıra Lingala, Şvali, Kikongo ve Shiluba dilleriyle, çoğunluğu Bantu olmak
üzere 200'den fazla Afrikalı etnik grup
tarafından 700 ayrı dil ve diyalekt konuşulmakta… Nüfusun %50si Katolik.%20si
Protestan,%10u Kimbanguist,%10u Müslüman..75 milyona yakın nüfusu olduğu
söyleniyor… Bence daha fazladır… Ormanlar çocuk fabrikası gibi çalışıyor… Her
evde on çocuk var… E elektrik yok ,su nehirden, internet yok, tv yok... Fakat
pek tuhaf, az da olsa mobil telefon var… Orman yollarındaki köy kıyılarında
'vodacom' reklamları ve kontür doldurma barakaları var… Büyük şehirlerde de
elektrik kısıntısı var ama maşallah her yer kontürcü dolu… Kinşasa'daki
otelimiz İnvest dökülüyordu, ışığı yanmıyordu ama interneti vardı… Çelişki
üstüne çelişki… İç hat uçuşuyla Ekvator eyaletine uçacağımız Air Tropiques,12
adet özel hava yolundan biri… Tabii zamanında kalkmıyor… Sabah altıda
kalktığımız günümüz öğleden sonra 2 'ye kadar beklemekle geçiyor… Bu arada
sıkıntıdan fotoğraf çekmeye kalkıyoruz… Sakın asker, polis, resmi bölge fotosu
çekmeye kalkmayın, yoksa bizim gibi hapse girme tehlikesi yaşarsınız… Zaten
normal halk da fotosunun çekilmesine izin vermiyor, olay çıkarıyorlar… Kaçak
maçak gülücükler bahşişlerle çekiyoruz tabii… Bu arada niye bekletildiğimizi
öğrenmek istiyoruz… Cevap orada iş yapan bir Türk iş adamından geliyor.: 'Biz
geciktiğimiz zaman uçağı bekletiriz..'
..Bizi bekleten o değildi tabii… Cumhurbaşkanının
protokol müdürüymüş… Zira o da gelecekmiş bizim uçakla… İkinci bekleten de Belçikalı Rehberimiz Mişel'den yeterli
rüşveti alamayan havaalanı polis müdürü… Yoksa önceki uçağa girebilirmişiz..17
kişilik uçak, ancak gündüz aydınlığında sefer yapabiliyor… Özel şirket
havaalanlarında gece aydınlatması yok…
 |
| Air Tropiques |
 |
Arkamda Cumhurbaşkanı Protokol Müdürü ve yardımcısı
|
ORMAN ÖNCESİ KISA BİR TARİHÇE:
1885'te Berlin Konferansı ile Belçika Kralı
2nci Leopold'ün hükümranlık ve mülkiyetine verilen ülke, çok büyük acılara, soykırıma
ve büyük iç çatışmalara sahne oldu… Müslüman tüccarlar ülke dışına çıkarıldı…
Sömürgeleştirilerek bütün zengin doğal kaynaklarına el konulan ülkeden gelen
paralarla Brüksel'de görkemli anıtsal binalar yapıldı… Belçika zenginleşti… Kongo
halkı ise sistemli bir şekilde ezilerek yoksullaştırıldı ve yığınlar halinde
katledildi… O dönem Kongo nüfusu 30 milyondan 9 milyona düştü… Leopold'ün
kauçuk ormanlarında çalışmayanların ellerini kestirdiğine dair yazılar ve
fotoğraflar Avrupa basınında çıkınca yetkiyi Belçika Hükümetine devretmesiyle
nispeten daha sakin bir döneme geçildi… Geçildi de ne oldu… Belçika'dan 30
Haziran 1960'da bağımsızlığını kazanan ülkede,1998'den taa 2003'e kadar beş yıl
süren 'Afrika Dünya Savaşı' diye de anılan,9 Afrika Ulusu ve 20 silahlı grubun
katıldığı iç savaşta 3,8 milyon kişi öldü…
2006 yılının Ekim ayında BM gözetiminde
gerçekleştirilen seçimlerden sonra iş başına gelen Joseph Kabila'nın
yönetimindeki ülkeye gelmek isteyenler vize almak ve sarı humma aşısı
yaptırmak, çıkışta da 55 USD alan vergisi ödemek zorunda…
Geçmişte Serbest Kongo, Belçika
Kongosu ve Zaire olarak adlandırılan acılı ülke bugün Kongo-Kinşasa olarak da
adlandırılıyor…
HAYDİ ORMANA…
Nerde kalmıştık… Ha evet nihayet
uçağımıza doluştuk… Bir kadıncağız bağırış çağırış uçağa binemeyip kalakaldı… Eee
protokol müdürümüzün maiyeti var ne de olsa… Burası öyle böyle demokratik değil…
Bir pervasızlık, bir acımasızlık genlere işlemiş, geçmişin intikamını alır
gibiler… Neyse arkamda protokol müdürü ve maiyeti ve bizim ekip 2 saatlik bir
yolculuktan sonra Ekvator Eyaletinin merkezi Mbandaka havaalanına iniyoruz… Ve
protokolü karşılayan bandodan, basından biz de nasibimizi alıyoruz… Sanırsın
protokol maiyetiyiz ve el üstünde bir ilgi, bir ilgi, bir güleryüz… Sanki iki
saat önce Havaalanı bekleme salonunda asılı duran cumhurbaşkanının resmini
çektim diye hapse atılmaya çalışılan ben, o ben değilim…
MBANDAKA
Görkemli RUKİ nehri ile Kongo
nehrinin buluştuğu yerde… Bu iki nehir daha sonra yollarına birleşerek Kongo
nehri adıyla devam ediyor… Tam bir açık pazar kenti... Tam bir ticaret limanı… İnsan
dahil her şeyin taşındığı, satıldığı iğne atsan yere düşmez büyük-küçük tekneler,
motorlu motorsuz kanolar, karşı köylerden ustaca akıntı hesaplarıyla gelen ve
giden kürekli kano insanları… Pazarda sıcak-nem-toz-toprak-bataklık içerisinde
canlı timsahtan kaplumbağaya, salyangozdan palmiye ağaçları dibinden toplanan
canlı kurtlara,’makenena’ denilen böceklere kadar herşeyi bulabilirsiniz… Bunlar
canlı da tüketiliyor… Hehheh afiyet olsun..:)
..Eğer Kongo Frank’ı yerine Dolar ile alışveriş yapmak isterseniz en az
kâğıt beş dolar kabul ediliyor… Üstü Frank olarak veriliyor… 1 USD=900 Kongo
Frank’ı dolayında… Biz tabii
yumurta-ekmek ve muz ile yetiniyoruz… Zaten yaşamımızın bundan sonraki
bölümünde bunlara bir de şişe suyu eklenecek o kadar…
Tabii bizimle gelen aşçı
ekibimizin yaptığı kuru fasulye-pilav menüsü ile odun ateşinde pişirilen
balıkları da ihmal etmeyelim canım… Nankörlük olur… Arada derelerden yakalanan
pavuryaların hemen ateşte canlı canlı yakılarak evet nerdeyse anında yakılarak
bana afiyetle yedirildiğini de itiraf etmeliyim… Kabuklarıyla… Aman karides
kadar bişeydiler canım büyütmeyin… İtiraf etmeliyim ki çookk lezzetliydiler… Protein
ihtiyacımı acaip karşılamış oldum böylece..:)
...VEEE YOLCULUK BAŞLIYOR...
Rehberimiz Mişel ve yardımcı
ekibi ve de aşçımız çikolata renkli cici kız ile biz sekiz kişilik ekip, biri
pikap türünde iki cipimsi vasıtaya nasıl
sığdık halen anlayabilmiş değilim… Eşyalarımız, çadırlarımız ve yemek
malzemeleri pikap'ın arka kasasında, eşyaların üstünde yardımcılar… İç kabinde
beş kişi biz… Diğer kapalı uzun kasalı cipte ise geri kalanlar… Güneye doğru
pek yakındaki ekvator çizgisinden geçerek delik deşik kil topraklı yollarda
hoplaya-zıplaya-çalkalana toz-toprak-sıcak üçgenine karşı yol alıyoruz… Arada
İndiana Jones filmlerini aratmayan aralıklı ağaç köprülerden kıl payı
geçiyoruz…
 |
| Köprüler.. |
Zaman zaman iniyoruz, cipimiz
öyle geçebiliyor… Öbek öbek yol kenarı köylerden geçerken, bazı evlerin önünde
aküye bağlanmış güneş enerjisi panelleri görüyoruz… Elektrik ihtiyacını böyle
karşılayan nadir köylüler de olduğunu görüyor, şaşırıyoruz… Öğle yemeği için
mola verilen köyde, çocukların ve yerlilerin aç bakışları karşısında yiyemeyip
hepsini çocuklara bırakıp devam ediyoruz…
SAMBA KÖYÜ:

Önce 38,sonra 68 km olduğu
söylenen ama 3.5 saat süren yolculukla Samba Köyü'ne varıyoruz… Çocukların
'mondele!' 'mondele!' çığlıklarıyla karşılanıyoruz… 'Beyaz adam' demekmiş… Aslı
Fransızcadan geliyor 'model' veya 'model adam' gibi birşeymiş… Herkes siyahımsı
olduğundan uzaylı ya da yaratık muamelesi görüyoruz… Aramızdaki hiperaktif
profesörlerimizden Filiz Hoca, onlarla dans edip şarkı söyleyerek ortalığı
iyice azdırıyor… Artık her birimiz etrafında çocuk ve ergin yerli çemberiyle
yürüyebiliyor ya da oturuyoruz… Çadırlar kurulurken köy okulunun önünde çaresiz
bekleşiyoruz… Bu 'miting' alanında gece geç saatlere kadar yemek dahil köy
konaklamamız oturarak ya da çocukların isteklerine cevap vererek geçiyor… Sonunda
biz üçer arkadaş şeklinde çadırlarımıza kapanıp orada muhabbete devam ediyoruz…
Bu arada yerli içkisi 'Agene'yi deniyor, eczacılık içgüdümle bu yoğun alkollü
içkinin yeşil portakal veya yeşil limonla kombine olduğunu keşfediyorum… Böylece
köylüler yeni bir şey daha öğreniyor ve Bin Frank(yaklaşık 1 Dolar)'a beş
portakal veya limon satmaya başlıyorlar… Samba, yerli köylerinin içinde en
gelişmiş olanı… Rehberimiz, acenta sahibimiz Mişel buraya okul yaptırmış… Aferin
diyoruz…



MİŞEL:(isimleri okunduğu gibi
yazıyorum arkadaşlar)
Malum Belçikalı… Ülkede bu jungle
turunu yapan tek acenta 'Go Kongo'nun sahibi… Sanki üstüne yılların tozu
yağmış, silkinmeye üşeniyor gibi bir adam… Pejmürde, en az altı ay yıkanmamış
görünen seyrek saçlarının üstündeki şapkasıyla, elinden düşürmediği
sigarasıyla, ve tabii ki üstündeki aynı pis kıyafetle film sahnelerindeki bitik
kovboylara benziyor… Bir türlü anlam veremiyoruz, bu ülkede 20 yıldır bu işi
yapıyor olmasına, bir Belçikalı, bir Kongo'lu karısı ve iki de sevgilisi
olmasına… Dört de çocuğu olmasına… Her limanda bir sevgili misali… Kendi öyle
söyledi valla... Üç kuruş parayla çalıştırdığı ya da satın aldığı bu insanlarla
eski misyonerlerin ruhunu yaşatıyor sanki… Ama kendisi ruhunu teslim etmiş
görünüyor ya neyse… Turlarımız bitmeden cebinde para kalmaması, kalacağımız son
otelde ödenmeyen paralar yüzünden rehin kalmamız, arkadaşımızdan dönüşe kadar
ödeyemediği borç para alması gibi hal ve gidişlerle en başta benden almış
olduğu eksi puan'ı sonuna kadar haketmiş biri… En sonunda galiba ahımız tuttu,
dönüşte sıtma olmuş…
'AGENE': Kasawa bitki kökü ile
mısırdan damıtılarak yapılan çook sert bir içki… Bazı köylerin derinliklerinden
getiriliyor… Plastik su şişelerine konarak satılıyor… Bir küçük şişe fiyatı
yaklaşık 2bin Kongo Frank'ı(yaklaşık 2 Dolar)… Agene deyince bütün yerli
erkeklerin gözleri parlıyor…. Alkole pek dayanıklıkları yok, hemen sarhoş
oluyorlar…
Sabah 7’de kalkış ve kahvaltımsı
bişeylerden sonra, çocukların okula başlama törenini izliyoruz… O kadar
şekerler ki… Fakir halleriyle derli toplu giyinmişler, sıraya girmişler.. Milli
marşlarını ve dershanedeki müzikli andlarını dinlerken ne kadar şirin ve müziğe
ne kadar yetenekli olduklarını görüyoruz, bağrımıza basmak istiyoruz.... Bir
süre sonra büyüklerin sınıfından bir bölüm dışarı çıkarılıyor… Ne olduğunu
anlayamıyoruz… Meğer 1 yıllık okul aidatlarını yatırmadıkları içinmiş… Samba
köyü yörenin en gelişmiş köyü..5nci sınıfa kadar 1 yıllık okul aidatı 10
Dolar,5nci sınıftan sonra 110 Dolarmış… Çok üzülüyoruz, grubumuzun şefi Orhan
Hoca ağlıyor… Derken kendi aramızda organize olup yardım toplamaya karar
veriyoruz… Ayrıca İstanbul’da resmi bir fon oluşturup buradaki resmi makamlarla
iletişimde olarak toplanan paranın doğru yere ulaşmasını sağlamak üzere karar
alıyoruz… Zira ülkede neyin ne olduğu anlaşılır gibi değil…
 |
| Samba'da konaklama.. |
KANO İLE NKAKE’ VEYA BOKOTE’..
Bu iki köy de Bantu/Pigme karışık
köyler… Samba’nın bataklık sularında başlayacak yolculuğumuz, sık ormanların
arasından geçerek hava şartlarına göre iki köyden birinde son bulacak…
Önce 2-3kmlik uzun bir patika
yürüyüşümüz var… Bu defa eşyalarımız iki tekerlekli elle çekilen arabada gidiyor…
Normal araba giremiyor… Yola devrilmiş devasa bir ağacın altından geçiliyor ve
15-20 dakika sonra, içinde 1,5 km yürüyeceğimiz dereye varıyoruz…
Ekibi beklerken iki çeçe sineği
tarafından ısırılıyorum… Biri elimden biri kaşımdan ısırıyor, çok yakıyor ve
ısırdıkları yer kabarıyor… Hemen tükrüğümü sürdürüyor yerliler… Arada gülerek
kendi tükürüklerini de sürüyorlar… Hangisine üzülsem bilemiyorum… Biliyorum
beni seviyorlar… Yanlarında Tursil beyazı gibi olmamdan değil, onlara 'Agene'
ikram etmemden…
ÇAY YOLU:
Öyle Ankara’daki Çayyolu değil
tabii… Gerçi burası oradan katbekat daha güzel… Orası bana ne idüğü belirsiz
bir yer olarak gelir kimse kusura bakmasın… Sivrihisar'a beş kala bi yer… Neyse
konumuza dönelim; Ekip gelince 1,5 km'lik ve de dizimize kadar kırmızı-siyah
sudaki yürüyüşümüz başlıyor… Arada su yılanları olabileceği söyleniyor… Aramızdaki
bir yaşlı emekli öğretmen bayan, bir yerlinin sırtında gidiyor… Yılanların
zehirsiz ve zararsız olup yendiğini söylüyorlar… Yolda da iki tane yakalayıp
kafasını kesiyorlar, akşam yemeği için saklıyorlar...
VE KANO…
Sonunda devasa bir ağaçtan oyma
yekpare kanomuza varıyoruz… İçine sandalyeler konuyor, can yelekleri
dağıtılıyor… Diğer daha küçük kanoya yemek ve eşya ekibi eşyalarla yerleşiyor… Bizim
kanoda 5 kürekçi, diğerinde 4 kürekçi bağırış-çığırış şarkımsılarla, arada
daracık sığlıklarda inerek yol alıyoruz… Kırmızı-siyah sular, el değmemiş
büyüleyici doğa rahatlatıyor bizi… Milyonlarca yılın bitki köklerinin çürüyüp
çökmesiyle buluşan kil'li-demir'li kırmızı toprak, suyu ph'sı yüksek
kırmızı-siyah bir kokteyl haline getirmiş... Benzeri Venezuela yağmur
ormanlarında ve Amazonlarda Rio Negro'da var… Ama Rio Negro daha çok Tannik
asid içeriyor… Aynı paralel kuşakta bulunuyorlar…
..Benim çeçe sokma yerleri de
hafif inmiş durumda muhabbetler başlıyor… Daha geniş sulara gelindiğinde
hızımız artıyor… Bu incecik yerli adamlar nasıl yorulmuyor, keyifle kürek
çekiyor diye şaşırıyoruz… Üstelik sularını nehirden içerek… Arada kendi şişe
sularımızı ve yiyecek neyimiz varsa (peksimet-kraker-bisküi gibi) onlara
veriyoruz…
NKAKE’..
..Ve Kanolarımız sonunda geniş
Ngombe Ikoko nehrine ulaşıyor… Toplam 5,5 saatte köye varıyoruz… Baktık
çocuklar nehirde yüzüyor, biz dururmuyuz, iki cesur arkadaş atlıyoruz…
..Zira köydeki arkadaşlar daha
zor durumda… Yine kesif bir çemberin içinde kilise korosu şarkılarıyla
hapsolmuş durumdalar… Başka bir yerli çemberi suya atlamış iki çılgın
'mondele'yi takipte… Yahu ben şöhret yıllarımda bu kadar takip edilmemiştim… Büyük
gözaltı dediğin bu olmalı… Hayvanat bahçesindeki maymunlar gibi hissediyoruz… Bir
fıstık atmadıkları kalıyor… Olsa dükkân bizim..:)
KORO: Belçikalı misyonerler iyi
çalışmışlar… Hiçbir şeyleri yok ama derme çatma kiliseleri ve acaip dört ses
yaptıkları koroları var… Ölümü de doğumu da bu ilahilerle dans ederek
karşılıyorlar… Çadırlarımız kuruluyor ama yine büyük gözaltında yemeklerimizi
yiyemiyor papazın evine sığınıyoruz… Yemeğimiz kuru fasulye-pilav-muz… Papazdan
soğan istiyorum... Ve evet var, bayram ediyoruz…
KORO: Belçikalı misyonerler iyi
çalışmışlar… Hiçbir şeyleri yok ama derme çatma kiliseleri ve acaip dört ses
yaptıkları koroları var… Ölümü de doğumu da bu ilahilerle dans ederek
karşılıyorlar… Çadırlarımız kuruluyor ama yine büyük gözaltında yemeklerimizi
yiyemiyor papazın evine sığınıyoruz… Yemeğimiz kuru fasulye-pilav-muz… Papazdan
soğan istiyorum… Ve evet var, bayram ediyoruz…
TUVALET:
Küçük tuvalet ihtiyacımızı onlar
gibi doğada hallediyoruz da iş büyüğe gelecek diye ödümüz kopuyor… Zira acele
bir çukur kazılıyor, üstüne klozete benzer bir kapak konuyor, etrafına da çadır
bezinden korunak yapılıyor… Vee tabii ki orada da büyük gözaltı sürüyor...Gel
de yap… Zaten su yok… Olsa da onlar plastik şişelerdeki içme suyumuz… Bu
nedenle zaten pek yemediğimiz için çoğunluğumuz turun sonundaki otele
programlanmış görünüyor… Zaten hepimiz psikolojik olarak kabız olmuş durumdayız…
BANTU'LAR…
Bulunduğumuz köy Bantu'lara ait… Elektrik
yok su yok dört kol çengi eğlenceleri var… Akşam tam çadırlarımızda uyumaya
geçerken bir gümbürtü bir patırtı, şarkılar, türküler(yani bize öyle geldi)
tamtamlar… Çadırlarımıza geldi dayandı... Zaten zor uyuyan bir adamım, üstelik
çeçe sineğine rağmen… Meğer bir çocuk ölmüş…
Bunlar ölüyü de diriyi de böyle
uğurlar ve karşılarlarmış… Ne güzel… Düğün ve cenaze bir arada… Nitekim sabah
sabah tam uyumuşken yine yerimden fırladım... Yine aynı türküler(!), yine aynı
tamtamlar, ama dört sesten vokaller... Vokallere bayılıyorum… Daha bizim ülkede
o hani usta denilenler bir araya geldiklerinde halen tek sesten 'Samanyolu'nu
söylüyorlar biliyorsunuz… Neyse bu defa haber iyi… Yeni bir çocuk doğmuş, üstelik
erkek… Ooooo baba yeşil yapraklarla süslenmiş, seksi hareketler yaparak dans ediyor,
yanında annesi yine yaprak süslü, onun yanında da gelin yapraksız… Grubumuz
kadınları buna içerliyor tabii… Acele yaprak bulmaya çalışıyorlar ama nafile… Erkek
egemen toplumda bir erkeğe dört kadın düşüyor… Zaten yardım için dağıtılan
prezervatifleri sevgililerine kullanırlarmış… Gerçi sevgililerden de çocuk
yapmak normal burada… Sadece onlara esas kadından daha fazla para ve ilgi
yasakmış o kadar…
PİGME'LER...
..Yağmur ormanlarının en garibanı
onlar… Bantu'lar onları hayvana yakın bir canlı olarak kabul ediyorlar... Bir
zamanlar Bantu yerlileri onları yerlermiş… Sebep; Çok iyi avcı oldukları için...
Yani bu güç kendilerine geçsin diye… En son yeme olayı 1964'te olmuş... Şimdilerde
ise ayda 3 Dolar'a Bantu'lara çalışıyorlar… Zira ormanda hayvan bırakmamışlar… Ekme
biçme işlerinde çalışıyorlar… Eskiden ormandaki Antilop, geyik, fil, leopar, maymun
pigmelerden sorulurmuş… Keza nehir ve göldeki timsahlar da… Ama bitirmişler
işte… Son durumları bu… Bantu'lara kulluk etmek… Bu arada pigmeleri kısa
bilenlere cevabım hayır… Hepsi uzamışlar… Metamorfoza uğramışlar…
Bantu'larla ortak derme çatma
okullarını, kiliselerini ziyaret ediyoruz… Ders anları bizi çok duygulandırıyor…
En azından hiçbir şeyleri yok Fransızcaları var diye teselli oluyoruz... Ah bu
Avrupalılar, madem sömürdünüz, biraz da geliştirseydiniz diye lanet ediyoruz… İş
kiliseyle, koroyla uyuşturmaktan başka bir iş değil… Civarda pislik içerisinde
çıplak emekleyen çocuklar yüreğimizi dağlıyor… Bavulumuzda kalanları da onlara
bırakıyoruz… Zaten sıcak-nem-sefalet bizi bizden almış, keder içinde geri
dönüyoruz…
IKOKO VE BIKORO'YA YOLCULUK…
Pigmeler ve Bantu'larla vedalaşıp
Ngombe Ikoko nehrini takiben Ntomba Gölüne ulaşıp Bikoro kasabası'mı şehir mi
ona ulaşmak programımız... Öyle kolay değil… Küreklerle bitmiyor bu yol… Şaka
değil 7,5 saatte varıyoruz oraya... Göl öncesi kavga bile ediyoruz… Neyse bir
ara nehrin göl ile birleştiği yer olan Ikoko’da mola verip kırmızı-siyah
sularda yüzüyoruz da kendimize geliyoruz… Sonra ver elini Ntomba Gölü… Matruşka
gibi bir burundan diğerine bitmiyor yolumuz… Tabii ki güneşin bağrında sinirler
bozuluyor, arada gerginlikler yaşıyoruz…
..Ve tabii ki kürekçilere
şaşıyoruz… Nasıl yorulmuyor bunlar yahu… Biz oturarak bizden çıkmışız, bunlar
şarkı söylüyor… Eee akşam bunlara 'Agene' helâl..:)
BIKORO...
'Kara göründüüü! diye diye sonunda
karaya çıktık.. Çıktığımız yer kasabanın iki zengininin evlerinin önü… Verandalı
betonarme evleri görünce "n'oluyoruz yahu Hollywood'a mı geldik?"
dedik… 7,5 saatlik kano yolculuğunun yorgunluğu, arada salakça soyunmuş olmamın
cezasıyla birleşince, biraz da birilerine kızmış olmam dolayısıyla kendime en
uzak çadırı seçiyor ve kendimle
takılıyorum… Derken önünde kamp kurduğumuz evin sahibi geliyor ve iyi bir
ingilizce ile arkadaşlık ediyor… Bana yerli kız bile teklif ediyor… Sağol
almıyayım diyorum… Benim 'Agene'yi götürüyor… Aman gitsin diyorum, zira çok
konuşuyor… Onunda bir karısı ve sevgilileri varmış… Üstelik bu varlıklı, olmaz
mı hiç… Varlıksızların bile olduktan sonra… Ama sarhoş ve mutsuzdu nedense… Neyse
çadırıma sığınıyorum ama o ne, kapı fermuarı bozuluyor…

..Mecburen üstünde yattığım
şilteyi kapıya dayıyor ve yerde yatmak zorunda kalıyorum… Sinekler yine giriyor
tabii… Sabah hasta uyanıyorum… Uykusuz, yanık, yenik ve bitkin... Ve günün nem
ve sıcağında uzun bir yürüyüşle eski diktatör Mobuto'nun yıkık evini görmek ve
kasaba pazarını ziyaret etmek var programda…
Kasaba pazarı ziyareti sıcak ve
malum kalabalıktan dolayı iyice çekilmez hal alıyor… Zira bizi almaya gelecek
araçlar bir türlü gelemiyor ve ziyaret uzadıkça uzuyor... Sonunda Mişel'in
tanıdığı bir köylünün evine sığınıyoruz… Çoğumuz malum büyük gözaltı çemberinde
otururken ben içerde yatabiliyorum… Misyonerlik zamanından kalma eski püskü bir
ev ama bana iyi bir sığınak oluyor…
..Saatler sonra araçlar geliyor, sıkış
depiş biniyoruz… Göle girme ve tuvaletlerimizi oraya yapma ferahlığı dışında
Bikoro'dan bişey anlamıyoruz… Köylülerin ya da kasabalıların(!) büyük gözaltı
ve takibinden ancak araçlar hızlanınca kurtulabiliyoruz… Veee şimdi de
168'kmlik dönüş yolundayız… Yine toz toprak zıplamalı yola revan oluyoruz… Öğleden
sonra başlayan bu acaip sarsıntılı yolculuk 5,5 saat sürecek ve biz karanlıkta
Mbandaka'ya varacaktık…
TEKRAR MBANDAKA:
..Sefiller halinde varıyor, bir
kısmımız Mişel'in restoran dediği yerde turna balığı yemeğe kalıyor, biz doğru
otele gidiyoruz… Nina River hotel buranın tek oteli ve betonarme binası… Terkedilmiş
koloni hoteli havasında…
...Bazı odalar avizeler ve maun
dolaplar içeriyor ama belli ki kullanılmamaktan dolayı dökülüyorlar… Elektrik,
akşam 6-10 arasında var, ricamız üzerine 12'ye uzatılıyor… Bizim odalarımız
Kongo nehrine bakıyor… Su olarak yıkanma suyunu bidona koyuyorlar, bir de
maşapa veriyorlar…
 |
| Su küpten.. |
İçme suyumuz pet şişelerde sayılı
bir şekilde veriliyor zaten… Yine sinek ilaçlarımızı giyinip kenarı havada
kalan cibinliklerimize gömülüyoruz… Ama içimizde yarın Kinşasa'ya dönme
mutluluğu var ya, onunla idare ediyoruz…
NO KİNŞASA:
..Evet acı sürpriz sabah bizi
karşılıyor… Uçak gelmemiş ya da gelememiş… Grubumuzun şefi Orhan Hoca oraya
buraya telefonlar ediyor… Nafile... Esas yetkili kişi Mişel'den ses çıkmıyor… Bitik
kovboy, dört karı ve dört çocuğa yeterken bizim tura yetemiyor bir türlü… Bütün
ödemeler tarafımızdan yapıldığı halde cebinde parası yok… Uçak gelmiyor ve biz
parası ödenmeyen otelde rehin kalıyoruz… Daha doğrusu kalamıyoruz… Çıkın
diyorlar… Nereye çıkıyoruz, dışarısı mahşer yeri… Bir tek Mişel'in nehir
kıyısında her yeri açık mavunası var… Orada bize öğle yemeği vermişti de
hepimiz bunalıma girmiştik... Kimbilir gecesi ne büyük felaket olacaktı… Direniyor,
Mişel'e fırçalar çekiliyor, Orhan Hoca basın ve diğer güçler içeren
tehditlerine cevap alamıyor ve bekleşiyoruz… Yan gelip yatmak ve yüksek sesle
dedikodu yapıp gülüşmek ve en iyi koltuklarda oturmaktan başka işleri olmayan
otel personeli de fırçalarımızdan nasibini alıyor... Dünyada bu kadar ayranı
yok küstah ve umarsız bir millet görmediğimizi konuşuyoruz… Büyükelçimizi de
arıyor, işi Türkiye basınına malzeme olacak şekilde ilerletiyoruz ki Mişel son
bir sarsılmayla(!) arkadaşımızdan borç para alıp oteli ödüyor… Biz de kendi
paramızla otelde kalmış oluyoruz... Umut yarın ki Kinşasa uçuşumuzda, yoksa
Türkiye uçağımızı kaçıracağız…
MBANDAKA-KINSHASA:
Sabah olduğu söylenen uçağımız
öğleden sonra 3.25'te kalkıyor… O ana kadar ki duygularımızı siz düşünün… Zira
aynı akşam Türkiye dönüş uçağımız var… Büyükelçi ve Türk iş adamı görüşmeleri
işe yarıyor, acentesi uyarılan Mişel, durumu toparlıyor… 2 saatlik uçuş sonunda
Büyükelçiliğimize bile misafir oluyor, çay içiyoruz… Sonra ver elini havaalanı...
İlk defa topraklarımızı öpeceğimizi konuşuyoruz…
ÖZET:
Do not "Go Kongo".....
BİR DE:
Biz bugüne kadar buralara gelen
dünyadaki 113 ila 120'nci kişiler olmuşuz haberimiz yok… Öncesinde Amerika, Kanada,
İngiltere ve İtalya'dan ekipler gelmiş… Üstelik en kalabalık ekip İtalya'dan
sonra bizmişiz yahu..Heh..:) Hadi bize aferin deyin..:)
Attila ATASOY- Ocak
2016
 |
| Kinşasa'dan kalkış |
 |
| Protokol Müdürü Karşılaması |
 |
Mbandaka hava alanında..
|
 |
Cumhurbaşkanı Protokol Müdürü karşılama töreni |
 |
Tören sonrası Mbandaka havaalanında
|
 |
Heryerde rastlayabileceğiniz Kongo Kertenkelesi.. |
 |
| Nbandaka |
 |
| Nbandaka |
 |
| Nbandaka |
 |
Nbandaka- Nina River Hotel
|
 |
| Nbandaka |
 |
| Nbandaka-Kongo River |
 |
| Nbandaka-Kongo River |
 |
| Güneye doğru yollar |
 |
| Arada köy molası |
 |
| Yollar... |
 |
Patika yollar..
|
 |
| Samba Köyünde.. |
 |
Samba Köyünde..Prf. Filiz Karaosmanoğlu çocukları azdırıyor |
 |
| Samba Köyünde.. |
 |
| Jip'imiz ve çadır hazırlığı |
 |
| Samba Köyünde.. |
 |
| Samba Köyünde Okul |
 |
| Samba Köyünde Okul |
 |
| Samba Köyünde.. |
 |
| Yollarda güneş enerjili evler.. |
 |
| Patika'da taşımacılık.. |
 |
| Ağaç devrilmiş olsa da yola devam.. |
 |
| Patika'da yer fıstığı tarlasından geçiş |
 |
Yürünülecek 1.5 kmlik derenin başlangıcı.. Çe çe sinekleri tarafından burada ısırıldım..
|
 |
| Kano'ya varış.. |
 |
| Kano'da... |
 |
| Eşyalarımız ve yemekçimiz ayrı kanoda.. |
 |
| Köyümüz... |
 |
| Konaklamamız... |
 |
| Köy Korosu |
 |
| Endüstri mühendisi arkadaşım Giray ile |
 |
| Suya atlamak üzere.. |
 |
| Bu ben oluyorum.. |
 |
| İki cengaver nehir sonrası elimizde 'Agene' ile.. |
 |
| Lüx köy evinde Güneş paneli |
 |
| Pigme Köyüne doğru.. |
 |
| Pigmeler gideriken ormanda.. |
 |
| Bantu/Pigme karışık köy okulu |
 |
| Köy Okulu |
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder