Sanatçı-Gezgin

FOTOĞRAFLAR

FOTOĞRAFLAR
SLAYD

fotoğraflar

fotoğraflar
slayd

FOTOĞRAFLAR

FOTOĞRAFLAR
SLAYD

FOTOĞRFALAR

FOTOĞRFALAR
SLAYD

FOTOĞRAFLAR

FOTOĞRAFLAR
SLAYDIR

Kendimden Bir Şeyler


 Söz ve Beste: Attila ATASOY

 Kendimden Bir Şeyler
Share:

Attila ATASOY ile Fasıl


 Fasıl

Share:

Gözlerin


Attila ATASOY - GÖZLERİN

Söz: Suat ADALAR Müzik: Suat ADALAR Düzenleme: Esin ENGİN
Share:

Anılar


 Attila ATASOY & Anılar

Söz: Attila ATASOY

Müzik: Attila ATASOY

Share:

Ayrılık Rüzgarı


 

Söz & Müzik : Kamuran YARKIN

Share:

Yalnız Sen


 

Attila  ATASOY & Yalnız Sen

 

Söz        :    Serap AYTAÇ

Müzik   :   Attila ATASOY

Share:

PATAGONYA

 PATAGONYA'DA

Bizler, Küresel ısınmayı yerinde izlemek üzere dünyanın en büyük buzullarına doğru yola çıktık... Önce Madrid üzerinden toplam 17.5 saat uçarak Şili'nin başkenti Santiago'ya ulaştık… Burada Büyükelçiliğimizin davetini de içeren 1 gün 1 gecelik gezi ve konaklamanın ardından 5 saat daha uçarak Şili Patagonyasının macellan Boğazındaki en uç yerleşimi Punta Arenas'a geldik… 1848’de ceza kolonisi olarak kurulmuş bu şehirden iki gün sonra gemimiz Antarctic Dream ile demir aldık… Tam 1 gece sonra gözümüzü muhteşem fiyordlarda açtık… Sonraki gün ünlü garibaldi buzulu ve Darwin dağlarıyla, buz mavisinin büyüleyici atmosferinin huzurlu kanallarına yol aldık… Yüzlerce fiyord arasından süzülerek Güney amerikanın en uç yerleşimi arjantine ait Ushuaia'ya vardık… Gemideki son gece küçük konserimden sonra Türkiye’den giden ilk grup ve sezonun ilk cesur gezginleri olarak plaket ve törenlerle uğurlandık… Sıra Arjantin patagonyasının ve dünyanın en büyük yürüyen kara buzulu Moreno'yu görmeye gelmişti…

Bir saatlik uçak yolculuğundan sonra geldiğimiz El Calafate'de doğanın muhteşem sanatı Moreno'nun görkemi karşısında donduk ve gürleyerek kendi oluşturduğu göle dökülen ve eriyen parçalarına acıdık…

...Sonra kuzeydeki başkent Buenos aires'e 3 saatlik uçak yolculuğu ve Evita'nın  göz alıcı şehrinde sanat ve eğlence....

…Şimdi de gelelim Patagonya ile ilgili teknik bilgilere..:

Macellan, Portekizli olmasına rağmen İspanyadan yardım alarak beş gemiyle çıktığı dünya yolculuğunda adını verdiği boğazdan bu topraklara çıkınca büyük bir ayak izi bulur (1520)…

Buna ‘büyük ayaklı’ anlamında ‘Patagon’ der ve bu topraklarda yaşayan gerçekten çok uzun  ve büyük ayaklı yerlilerin ülkesine de Patagonia denir… Aslında ayaklarına ağaçtan yaptıkları bir çeşit  büyük ‘ayakkabı’ndan başka birşey değildir bu…

Güney Amerika’nın bütün güney topraklarını kapsayan ve ŞİLİ ile ARJANTİN’in egemenliğindeki bu coğrafya;  Her türlü uzaklığına, akıllardaki tuhaf-ne idüğü belirsiz karanlık izine karşın, muhteşem doğası, verimli  stepleri, pampaları, gölleri, yüzlerce fiyordları ve inanılmaz buzulları ile büyüleyerek karşınıza çıkıyor… Ünlü bilim adamı Charles Darwin’in de ünlü evrim teorisini 1834’de beş yıllığına araştırmaya geldiği bu topraklarda oluşturduğu söylenmektedir… Fiyordlar üzerinde yükselen Darwin dağları, o zaman çıplak patagon yerlilerine az kalmış olsalar da mekan olmuş…

Artık eski yerlilerden hiçbirinin kalmadığı beyaz adamın ülkesinde Şili’nin en uç yerleşimi Punta Arenas ile en uç’taki Arjantin’e ait yerleşim merkezi Ushuaia, dünyanın son kapıları…

Panama kanalının yapımından sonra cazibesini yitiren Macellan boğazındaki Punta Arenas (1848) de ceza kolonisi ve en güneyde Beagle kanalındaki Ushuaia,(1920) de ceza evi olarak kurulmuşlar ve sonrasında getirilen mahkum-fakir-sürgün kim varsa toprak verilmiş hayat kurulsun diye…

Şimdilerde tam bir turizm cenneti haline gelmiş her iki şehir… Hem dünyanın sonunu görmek hem de Antarctica’ya yol almak için… Kış ve bütün doğa sporları için bütün Patagonya, bulunmaz bir hazine…

Ushuaia(Argentina)’dan sonra hayatın olmadığı bu coğrafyadan antarktika’ya ancak Kasım ayından sonra gemi yolculuğu ve uçak yolculuğu yapılabiliyor...

...Ayrıca, Şili Patagonyasının en ünlü buzulu Garibaldi ve Arjantin Patagonyasının ve de dünyanın en büyük, yürüyen kara buzulu (Santa Cruz eyaletinin merkezi El calafate’de) Moreno, dünya şaheserleri olarak yerlerini  ve de turizmden paylarını alıyorlar...


                                                 Attila ATASOY-EYLÜL 2006
  

                                                


Dünyanın en büyük kara buzulu
El Puerto Moreno(4-5 km genişlik, 30km uzunluk)

Dünyanı Ucu Feneri

El Moreno'da..

El Moreno Buzulu


Macellan Boğazındaki Şili'ye bağlı
Punta Arenas'tan yola çıkmadan önce...

Punta Arenas'dan çıktık yola...


Fiyordlarda...


Fiyordlarda..


Macellan Boğazından Antarctic sularına doğru

Garibaldi Buzulu

Kamaram'dan..

Gemimiz Antarctic Dream

 Karda tırmanma, gemimiz arkada...

Garibaldi buzuluna doğru...

Şirin gemimizle yola çıkmadan önce.. 
Punta Arenas-Macellan Boğazında-ŞİLİ

Ushuaia kayak merkezi-Arjantin

Dünyanın ucunda..

Ushuaia-Arjantin    


Share:

BUNYONYİ-UGANDA

 

UGANDA’NIN  İNCİSİ—BUNYONYİ

Afrika’nın incisi bilinen Uganda’nın incisi de Bunyonyi gölü…

Afrika fay hattında 25km uzunluğundaki göl, Baykal(1640m.) ve Tanganika (1425m.) göllerinden sonra dünyanın en derin üçüncü gölü (900m.)…

Ekvatoral coğrafyanın yüksek rakımlı(1000-1800m.),bol yağmurlu, nispeten serin(yıllık ortalama 21C) yemyeşil ülkesinin önemli bölümünü göller ve akarsular oluşturuyor… Göllerin en ünlüsü Victoria, dünyanın en büyük üçüncü gölü… Ve tabii ki en güzeli güneybatıdaki Bunyonyi…

Kuzeyden Sudan, doğudan Kenya, güneyden Tanzanya ve Ruanda ve batıdan Zaire(Kongo) ile çevrili En’lerin ülkesi Uganda, birçok milli parka ev sahipliği yapıyor…

BUNYONYİ’YE GİDİŞ:

Uluslararası havaalanı ve Başkanlık merkezi Entebbe’den Bunyonyi’ye minibüslerle 6-7 saatten önce varılamıyor… Zira yolda görecek yerler var… Havaalanından 45 dakika uzaklıktaki başkent Kampala’yı teğet geçtikten sonra Masaka, Lyandonte, Mbarara şehirleri, Drum Makers pazarı ve sebze pazarları bunlardan bazıları… Ayrıca Güney Yarımküre ’ye geçiş de var tabii… Niye minibüs ya da cip?... Çünkü dar ve engebeli yollar, tepeler bizi bekliyor…

AFRİKA’NIN İSVİÇRESİ:

En geniş yeri 7(yedi)km olan Gölü gördüğünüzde bütün yorgunluğunuz gidiyor… 1500m. Yükseklikteki göle 2000m.deki konaklama tesisinden bakmaya doyum olmuyor… Üstelik ta uzaklarda en yüksek dağ olan  Ruwenzon Dağı(5109m.),Zaire(Kongo) sınırında göz kırpıyor...

Üstündeki 29 (yirmidokuz) adada ‘Pigme’ler dahil birçok kabile barındıran Bunyonyi gölünde, içerdiği  gaz nedeniyle birçok balık türü yaşayamıyor ama ahtapotu meşhur... Yerel içki Warangi eşliğinde göl kıyısında deneyebilirsiniz… Aman dikkat! içki çok sert…

GÖLDE CEZALANDIRMA ADASI:

Evlilik dışı ilişkide bulunan genç kız, çıplak olarak bu adadaki ağaca bağlanıp kendi haline terk ediliyor… Eğer bir yiğit çıkar onunla evlenmeyi kabul ederse kurtulabilirmiş… Yoksa orada aç-susuz, kargalara, akbabalara yem oluyor…

ORUGANO’DA PİGME’LER:

Her birine Batwa adı verilen Pigme’ler, Orugano yağmur ormanları içinde yaşarlarken önemli bir kısmı Bunyonyi’deki bu adalara dağılmış… Dağılınca da kısalığı ile meşhur kabile üyeleri gördük ki uzamışlar… Bir kısmımız onlardan kısa kalınca ‘bunlar bozulmuş şekerim!’li homurdanmalar oluştu…

BUNYONYİ’DE MİKROP YOK:

Bazı göller ve akarsularda Bilharzia paraziti varmış... Bu parazit ya da mikrop, damar cidarlarını ve omuriliği yiyor, ölümcül kanamalara sebep oluyormuş… İngiliz sömürge yıllarında keşfedilen bu parazit hastalığının tedavisi de ancak İngiltere’de yapılabiliyormuş. Onun da kurtulma oranı %50…

Bunyonyi gölü, içerdiği gaz nedeniyle bu tür mikropları barındırmıyor…

UGANDA’YA DAİR:

-1962’deki bağımsızlığına kadar dört krallıkla idare edilmiş, sonrasında da darbeler ülkesi olmuş Uganda, şimdilerde Hristiyan(%84),Müslüman(%12) ve diğer inanışların nispeten sakinlemiş renklerini yaşıyor... Ulusal direniş Konseyinin elinde olan iktidar ve başındaki Museveni, bütün inanışlara yumuşak bir politika izliyor… Ayrıca eski dört krallığın unvanları sembolik de olsa iade edilmiş…

   -Herbir Uganda’lıya MUGANDA deniliyor.

   -Uganda’nın eski krallık adı BUGANDA

   -Uganda lisanına LUGANDA deniliyor ama resmi dil İngilizce.

   -Birçok etnik grubun en önemlileri Baganda(%18), Banyoro(%14.5%), Bantu(%11.5), Bagisu(%10), Ankole(%8), Basosa(%8), Çiga(%7), Lanyo(%6), Pigme-Arap-Madi-Kakwa %1.

%5 oranında Güney Asya ve Avrupa kökenli azınlıklar bulunuyor.

   -1 USD=2.610 Uganda Şilini

   -Yüzölçümü 241040kmkare olan ülkenin nüfusu 35milyon civarında.Çocuk ölümleri ve aids salgını yaşayan nüfusun %48ini 14 yaş altı çocuklar teşkil ediyor…

   -NİL nehrinin kaynağı 1862’de İngiliz Mr. Speek tarafından Uganda’da Victoria gölüne bağlı JİNJA bölgesinde bulundu.NİL nehri bu sebeple halen dünyanın en uzun nehri…

   -19.yüzyıl sonlarına doğru Osmanlı Devletine bağlanan Uganda’yı 1894’te İngiltere işgal etti…

   -İhraç ürünleri; kahve, balık, çay, pamuk, darı, şeker kamışı, pirinç, yer fıstığı ve altın…

   -9 Ekim 1962’de bağımsızlığını kazandı ama İdi Amin dahil pek çok darbe lideri ile konuşuldu… Hristiyan ve Müslüman misyonerler arası gizli çatışmalar halen sürüyor…

   -Uganda’daki dünya mirasları:

1-Tombs of Buganda Kings at Kasubi(2001)

2-Bwindi Impenetrable National Park(1994)

3-Rwenzori Mountains National Park(1994)

                                                                                                         Attila ATASOY- Mart 2012

 



2000 metrede konaklama

2000 metrede konaklama






Bunyonyi'de adalar ve en uzakta
Kongo sınırında Ruwenzon Dağı


Bunyonyi'de Adalar ve en uzakta
Kongo sınırında Ruwenzon Dağı..

Bunyonyi'de cezalandırma adası...
(Kız öndeki kütüğe bağlanıyor)




Adalarda Papirus tarlaları






 Kıyıda bir otel...






Gölde pazara giden yerliler...


Pigme Köyü


Pigme Köyünde..



Tepede ve kıyıda tesisler...



Yerlilerin en güzeli..

Meşhur beyaz boynuzlu inekler..


Share:

KONGO

 

KONGO

‘DEMOKRATİK KONGO’

     GERİ BIRAKILMIŞLIĞIN ÜLKESİ...

 


Toz-toprak-sıcak

...Nerden başlayacağımı bilemiyorum doğrusu… Hele bir giriş yapayım gerisi gelir dedim… Hadi bakalım…

Demokratik Kongo deyince o kadar çok başlık var ki, karar veremiyorsunuz… Bu seyahati önerdiğim zaman bu kadar zorlanacağımı kestirememiştim… Öyle ya ben Senegal Gambia arasında, Unesco Dünya Mirası beş çember taştan oluşan mezarları (Sine-Ngayéne) görmek için bile 17 saat toz toprak demeden hoplaya zıplaya gitmiş adamdım… Öyle olmadı işte, neyse başlayalım…

‘Gidilmesi en sakıncalı beş ülkeden birisi’, 'Dünyanın Doğal kaynaklar itibariyle en zengin ama en fakir ülkesi','Aids, Sıtma ve sarı humma tehlikesinin en yüksek olduğu ülke', 'Belçika'nın ve Kral 2nci Leopold'ün acımasızca sömürüp soykırım yaptığı Afrikanın en bağrıyanık ülkesi' gibi duyumlarla ikna olduğumuz(!) yedi arkadaşla yola koyulduk… Üç profesör, bir madenci, bir endüstri mühendisi, bir avukat, bir emekli lise öğretmeni ve bendeniz tarla kuşu… Toplam sekiz kişi..Türkiyedeki bir acente kanalıyla buradaki 'Go KONGO' acentasının uhdesi ve rehberliğinde birgün başkent Kinşasa'da kalıp 11 eyaletten en ormanlı bölge olan Ekvator eyaletine gidip ormanlarda yerli kabilelere misafir olacağız…

 


THY'nin düzenli seferlerinin başladığı Kinşasa,12 Milyon dolayında nüfusuyla Afrika’nın üçüncü en büyük şehriymiş… Özel sektörün yeni yeni geliştiği, trafik keşmekeşinin, pisliğin, fakirliğin, üstüste yaşayan ve fotoğraf çekilmesine izin vermeyen kızgın halkın, polisin, askerin ve rüşvetin başkenti bence…

 



..Tabii ki zenginler mahallesi 'Gombe' hariç… Sınıf farkı uçurumunun en ideal örneği… Dışardan gelip ticaret yapan ve iş dünyasına hakim Lübnanlı, Çinli, Hintli ve Türklerin vahası… Toplasan hepsi beşbini geçmiyormuş… Hele Türkler çook azınlıkta… Duyduğuma göre 150 kadar… Ama sanırım THY seferleriyle bu sayı epey artacaktır… Aman artsın…. Zaten Belçikalı acımasızca sömürmüş dünyanın en zengin Elmas, altın, uranyum, bakır, kobalt, ham petrol yataklarını, kauçukları, diğer orman ürünlerini… Bu arada buradaki uranyumun ikinci dünya savaşında Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarında kullanıldığını da belirteyim…

Görkemli Kongo Nehrinin kıyısında, karşı sahildeki diğer Kongo Cumhuriyetinin başkenti Brazzaville görünüyor... O da Fransız sömürgesi olmuş bilenler bilir… Oraya zaten Fransız Kongo’su da deniyor… Dünyanın birbirine en yakın iki başkenti… 08-15.00 saatleri arasında düzenli feribot seferleri var, isteyen gidebilir… Ama oraya da vize var… Bizimki 'Demokratik Kongo Cumhuriyeti' unutmayın… Büyük Kongo havzasında, Dünyanın Amazonlardan sonra ikinci büyük akciğeri kabul edilen ekvatoral yağmur ormanlarına sahip, Atlantik kıyısında sadece 37 km. sahili olan 2.345.410kmkarelik 'Demokratik Kongo Cumhuriyeti'…

 

 'DEMOKRATİK KONGO AMAN NE KADAR DEMOKRATİK..'

 ..Afrika’nın göbeğinde Afrika’nın ikinci büyük ülkesi… Komşuları Ruanda, Kongo cumhuriyeti, Orta Afrika cumhuriyeti, Sudan, Uganda, Brundi, Tanzanya, Zambiya ve Angola… Nüfusun %45ini Mongo, Luba, Kongo ve Mangbetu-Azande gibi büyük kabileler oluştururken resmi dil Fransızcanın yanısıra Lingala, Şvali, Kikongo ve Shiluba dilleriyle, çoğunluğu Bantu olmak üzere 200'den  fazla Afrikalı etnik grup tarafından 700 ayrı dil ve diyalekt konuşulmakta… Nüfusun %50si Katolik.%20si Protestan,%10u Kimbanguist,%10u Müslüman..75 milyona yakın nüfusu olduğu söyleniyor… Bence daha fazladır… Ormanlar çocuk fabrikası gibi çalışıyor… Her evde on çocuk var… E elektrik yok ,su nehirden, internet yok, tv yok... Fakat pek tuhaf, az da olsa mobil telefon var… Orman yollarındaki köy kıyılarında 'vodacom' reklamları ve kontür doldurma barakaları var… Büyük şehirlerde de elektrik kısıntısı var ama maşallah her yer kontürcü dolu… Kinşasa'daki otelimiz İnvest dökülüyordu, ışığı yanmıyordu ama interneti vardı… Çelişki üstüne çelişki… İç hat uçuşuyla Ekvator eyaletine uçacağımız Air Tropiques,12 adet özel hava yolundan biri… Tabii zamanında kalkmıyor… Sabah altıda kalktığımız günümüz öğleden sonra 2 'ye kadar beklemekle geçiyor… Bu arada sıkıntıdan fotoğraf çekmeye kalkıyoruz… Sakın asker, polis, resmi bölge fotosu çekmeye kalkmayın, yoksa bizim gibi hapse girme tehlikesi yaşarsınız… Zaten normal halk da fotosunun çekilmesine izin vermiyor, olay çıkarıyorlar… Kaçak maçak gülücükler bahşişlerle çekiyoruz tabii… Bu arada niye bekletildiğimizi öğrenmek istiyoruz… Cevap orada iş yapan bir Türk iş adamından geliyor.: 'Biz geciktiğimiz zaman uçağı bekletiriz..'

 ..Bizi bekleten o değildi tabii… Cumhurbaşkanının protokol müdürüymüş… Zira o da gelecekmiş bizim uçakla… İkinci bekleten de  Belçikalı Rehberimiz Mişel'den yeterli rüşveti alamayan havaalanı polis müdürü… Yoksa önceki uçağa girebilirmişiz..17 kişilik uçak, ancak gündüz aydınlığında sefer yapabiliyor… Özel şirket havaalanlarında gece aydınlatması yok…

 

  Air Tropiques

 Arkamda Cumhurbaşkanı
 Protokol Müdürü ve yardımcısı
 

ORMAN ÖNCESİ KISA BİR TARİHÇE:

 1885'te Berlin Konferansı ile Belçika Kralı 2nci Leopold'ün hükümranlık ve mülkiyetine verilen ülke, çok büyük acılara, soykırıma ve büyük iç çatışmalara sahne oldu… Müslüman tüccarlar ülke dışına çıkarıldı… Sömürgeleştirilerek bütün zengin doğal kaynaklarına el konulan ülkeden gelen paralarla Brüksel'de görkemli anıtsal binalar yapıldı… Belçika zenginleşti… Kongo halkı ise sistemli bir şekilde ezilerek yoksullaştırıldı ve yığınlar halinde katledildi… O dönem Kongo nüfusu 30 milyondan 9 milyona düştü… Leopold'ün kauçuk ormanlarında çalışmayanların ellerini kestirdiğine dair yazılar ve fotoğraflar Avrupa basınında çıkınca yetkiyi Belçika Hükümetine devretmesiyle nispeten daha sakin bir döneme geçildi… Geçildi de ne oldu… Belçika'dan 30 Haziran 1960'da bağımsızlığını kazanan ülkede,1998'den taa 2003'e kadar beş yıl süren 'Afrika Dünya Savaşı' diye de anılan,9 Afrika Ulusu ve 20 silahlı grubun katıldığı iç savaşta 3,8 milyon kişi öldü…

 2006 yılının Ekim ayında BM gözetiminde gerçekleştirilen seçimlerden sonra iş başına gelen Joseph Kabila'nın yönetimindeki ülkeye gelmek isteyenler vize almak ve sarı humma aşısı yaptırmak, çıkışta da 55 USD alan vergisi ödemek zorunda…

Geçmişte Serbest Kongo, Belçika Kongosu ve Zaire olarak adlandırılan acılı ülke bugün Kongo-Kinşasa olarak da adlandırılıyor…

HAYDİ ORMANA…

Nerde kalmıştık… Ha evet nihayet uçağımıza doluştuk… Bir kadıncağız bağırış çağırış uçağa binemeyip kalakaldı… Eee protokol müdürümüzün maiyeti var ne de olsa… Burası öyle böyle demokratik değil… Bir pervasızlık, bir acımasızlık genlere işlemiş, geçmişin intikamını alır gibiler… Neyse arkamda protokol müdürü ve maiyeti ve bizim ekip 2 saatlik bir yolculuktan sonra Ekvator Eyaletinin merkezi Mbandaka havaalanına iniyoruz… Ve protokolü karşılayan bandodan, basından biz de nasibimizi alıyoruz… Sanırsın protokol maiyetiyiz ve el üstünde bir ilgi, bir ilgi, bir güleryüz… Sanki iki saat önce Havaalanı bekleme salonunda asılı duran cumhurbaşkanının resmini çektim diye hapse atılmaya çalışılan ben, o ben değilim…


MBANDAKA





Görkemli RUKİ nehri ile Kongo nehrinin buluştuğu yerde… Bu iki nehir daha sonra yollarına birleşerek Kongo nehri adıyla devam ediyor… Tam bir açık pazar kenti... Tam bir ticaret limanı… İnsan dahil her şeyin taşındığı, satıldığı iğne atsan yere düşmez büyük-küçük tekneler, motorlu motorsuz kanolar, karşı köylerden ustaca akıntı hesaplarıyla gelen ve giden kürekli kano insanları… Pazarda sıcak-nem-toz-toprak-bataklık içerisinde canlı timsahtan kaplumbağaya, salyangozdan palmiye ağaçları dibinden toplanan canlı kurtlara,’makenena’ denilen böceklere kadar herşeyi bulabilirsiniz… Bunlar canlı da tüketiliyor… Hehheh afiyet olsun..:)  ..Eğer Kongo Frank’ı yerine Dolar ile alışveriş yapmak isterseniz en az kâğıt beş dolar kabul ediliyor… Üstü Frank olarak veriliyor… 1 USD=900 Kongo Frank’ı dolayında…  Biz tabii yumurta-ekmek ve muz ile yetiniyoruz… Zaten yaşamımızın bundan sonraki bölümünde bunlara bir de şişe suyu eklenecek o kadar…

Tabii bizimle gelen aşçı ekibimizin yaptığı kuru fasulye-pilav menüsü ile odun ateşinde pişirilen balıkları da ihmal etmeyelim canım… Nankörlük olur… Arada derelerden yakalanan pavuryaların hemen ateşte canlı canlı yakılarak evet nerdeyse anında yakılarak bana afiyetle yedirildiğini de itiraf etmeliyim… Kabuklarıyla… Aman karides kadar bişeydiler canım büyütmeyin… İtiraf etmeliyim ki çookk lezzetliydiler… Protein ihtiyacımı acaip karşılamış oldum böylece..:)

...VEEE YOLCULUK BAŞLIYOR...

Rehberimiz Mişel ve yardımcı ekibi ve de aşçımız çikolata renkli cici kız ile biz sekiz kişilik ekip, biri pikap türünde iki  cipimsi vasıtaya nasıl sığdık halen anlayabilmiş değilim… Eşyalarımız, çadırlarımız ve yemek malzemeleri pikap'ın arka kasasında, eşyaların üstünde yardımcılar… İç kabinde beş kişi biz… Diğer kapalı uzun kasalı cipte ise geri kalanlar… Güneye doğru pek yakındaki ekvator çizgisinden geçerek delik deşik kil topraklı yollarda hoplaya-zıplaya-çalkalana toz-toprak-sıcak üçgenine karşı yol alıyoruz… Arada İndiana Jones filmlerini aratmayan aralıklı ağaç köprülerden kıl payı geçiyoruz…

 

Köprüler..

Zaman zaman iniyoruz, cipimiz öyle geçebiliyor… Öbek öbek yol kenarı köylerden geçerken, bazı evlerin önünde aküye bağlanmış güneş enerjisi panelleri görüyoruz… Elektrik ihtiyacını böyle karşılayan nadir köylüler de olduğunu görüyor, şaşırıyoruz… Öğle yemeği için mola verilen köyde, çocukların ve yerlilerin aç bakışları karşısında yiyemeyip hepsini çocuklara bırakıp devam ediyoruz…

SAMBA KÖYÜ:

 


Önce 38,sonra 68 km olduğu söylenen ama 3.5 saat süren yolculukla Samba Köyü'ne varıyoruz… Çocukların 'mondele!' 'mondele!' çığlıklarıyla karşılanıyoruz… 'Beyaz adam' demekmiş… Aslı Fransızcadan geliyor 'model' veya 'model adam' gibi birşeymiş… Herkes siyahımsı olduğundan uzaylı ya da yaratık muamelesi görüyoruz… Aramızdaki hiperaktif profesörlerimizden Filiz Hoca, onlarla dans edip şarkı söyleyerek ortalığı iyice azdırıyor… Artık her birimiz etrafında çocuk ve ergin yerli çemberiyle yürüyebiliyor ya da oturuyoruz… Çadırlar kurulurken köy okulunun önünde çaresiz bekleşiyoruz… Bu 'miting' alanında gece geç saatlere kadar yemek dahil köy konaklamamız oturarak ya da çocukların isteklerine cevap vererek geçiyor… Sonunda biz üçer arkadaş şeklinde çadırlarımıza kapanıp orada muhabbete devam ediyoruz… Bu arada yerli içkisi 'Agene'yi deniyor, eczacılık içgüdümle bu yoğun alkollü içkinin yeşil portakal veya yeşil limonla kombine olduğunu keşfediyorum… Böylece köylüler yeni bir şey daha öğreniyor ve Bin Frank(yaklaşık 1 Dolar)'a beş portakal veya limon satmaya başlıyorlar… Samba, yerli köylerinin içinde en gelişmiş olanı… Rehberimiz, acenta sahibimiz Mişel buraya okul yaptırmış… Aferin diyoruz…

 





MİŞEL:(isimleri okunduğu gibi yazıyorum arkadaşlar)

Malum Belçikalı… Ülkede bu jungle turunu yapan tek acenta 'Go Kongo'nun sahibi… Sanki üstüne yılların tozu yağmış, silkinmeye üşeniyor gibi bir adam… Pejmürde, en az altı ay yıkanmamış görünen seyrek saçlarının üstündeki şapkasıyla, elinden düşürmediği sigarasıyla, ve tabii ki üstündeki aynı pis kıyafetle film sahnelerindeki bitik kovboylara benziyor… Bir türlü anlam veremiyoruz, bu ülkede 20 yıldır bu işi yapıyor olmasına, bir Belçikalı, bir Kongo'lu karısı ve iki de sevgilisi olmasına… Dört de çocuğu olmasına… Her limanda bir sevgili misali… Kendi öyle söyledi valla... Üç kuruş parayla çalıştırdığı ya da satın aldığı bu insanlarla eski misyonerlerin ruhunu yaşatıyor sanki… Ama kendisi ruhunu teslim etmiş görünüyor ya neyse… Turlarımız bitmeden cebinde para kalmaması, kalacağımız son otelde ödenmeyen paralar yüzünden rehin kalmamız, arkadaşımızdan dönüşe kadar ödeyemediği borç para alması gibi hal ve gidişlerle en başta benden almış olduğu eksi puan'ı sonuna kadar haketmiş biri… En sonunda galiba ahımız tuttu, dönüşte sıtma olmuş…

'AGENE': Kasawa bitki kökü ile mısırdan damıtılarak yapılan çook sert bir içki… Bazı köylerin derinliklerinden getiriliyor… Plastik su şişelerine konarak satılıyor… Bir küçük şişe fiyatı yaklaşık 2bin Kongo Frank'ı(yaklaşık 2 Dolar)… Agene deyince bütün yerli erkeklerin gözleri parlıyor…. Alkole pek dayanıklıkları yok, hemen sarhoş oluyorlar…

Sabah 7’de kalkış ve kahvaltımsı bişeylerden sonra, çocukların okula başlama törenini izliyoruz… O kadar şekerler ki… Fakir halleriyle derli toplu giyinmişler, sıraya girmişler.. Milli marşlarını ve dershanedeki müzikli andlarını dinlerken ne kadar şirin ve müziğe ne kadar yetenekli olduklarını görüyoruz, bağrımıza basmak istiyoruz.... Bir süre sonra büyüklerin sınıfından bir bölüm dışarı çıkarılıyor… Ne olduğunu anlayamıyoruz… Meğer 1 yıllık okul aidatlarını yatırmadıkları içinmiş… Samba köyü yörenin en gelişmiş köyü..5nci sınıfa kadar 1 yıllık okul aidatı 10 Dolar,5nci sınıftan sonra 110 Dolarmış… Çok üzülüyoruz, grubumuzun şefi Orhan Hoca ağlıyor… Derken kendi aramızda organize olup yardım toplamaya karar veriyoruz… Ayrıca İstanbul’da resmi bir fon oluşturup buradaki resmi makamlarla iletişimde olarak toplanan paranın doğru yere ulaşmasını sağlamak üzere karar alıyoruz… Zira ülkede neyin ne olduğu anlaşılır gibi değil…

Samba'da konaklama..


KANO İLE NKAKE’ VEYA BOKOTE’..

Bu iki köy de Bantu/Pigme karışık köyler… Samba’nın bataklık sularında başlayacak yolculuğumuz, sık ormanların arasından geçerek hava şartlarına göre iki köyden birinde son bulacak…

 


Önce 2-3kmlik uzun bir patika yürüyüşümüz var… Bu defa eşyalarımız iki tekerlekli elle çekilen arabada gidiyor… Normal araba giremiyor… Yola devrilmiş devasa bir ağacın altından geçiliyor ve 15-20 dakika sonra, içinde 1,5 km yürüyeceğimiz dereye varıyoruz…

 


Ekibi beklerken iki çeçe sineği tarafından ısırılıyorum… Biri elimden biri kaşımdan ısırıyor, çok yakıyor ve ısırdıkları yer kabarıyor… Hemen tükrüğümü sürdürüyor yerliler… Arada gülerek kendi tükürüklerini de sürüyorlar… Hangisine üzülsem bilemiyorum… Biliyorum beni seviyorlar… Yanlarında Tursil beyazı gibi olmamdan değil, onlara 'Agene' ikram etmemden…

 ÇAY YOLU:

 



Öyle Ankara’daki Çayyolu değil tabii… Gerçi burası oradan katbekat daha güzel… Orası bana ne idüğü belirsiz bir yer olarak gelir kimse kusura bakmasın… Sivrihisar'a beş kala bi yer… Neyse konumuza dönelim; Ekip gelince 1,5 km'lik ve de dizimize kadar kırmızı-siyah sudaki yürüyüşümüz başlıyor… Arada su yılanları olabileceği söyleniyor… Aramızdaki bir yaşlı emekli öğretmen bayan, bir yerlinin sırtında gidiyor… Yılanların zehirsiz ve zararsız olup yendiğini söylüyorlar… Yolda da iki tane yakalayıp kafasını kesiyorlar, akşam yemeği için saklıyorlar...

VE KANO…


Sonunda devasa bir ağaçtan oyma yekpare kanomuza varıyoruz… İçine sandalyeler konuyor, can yelekleri dağıtılıyor… Diğer daha küçük kanoya yemek ve eşya ekibi eşyalarla yerleşiyor… Bizim kanoda 5 kürekçi, diğerinde 4 kürekçi bağırış-çığırış şarkımsılarla, arada daracık sığlıklarda inerek yol alıyoruz… Kırmızı-siyah sular, el değmemiş büyüleyici doğa rahatlatıyor bizi… Milyonlarca yılın bitki köklerinin çürüyüp çökmesiyle buluşan kil'li-demir'li kırmızı toprak, suyu ph'sı yüksek kırmızı-siyah bir kokteyl haline getirmiş... Benzeri Venezuela yağmur ormanlarında ve Amazonlarda Rio Negro'da var… Ama Rio Negro daha çok Tannik asid içeriyor… Aynı paralel kuşakta bulunuyorlar…

..Benim çeçe sokma yerleri de hafif inmiş durumda muhabbetler başlıyor… Daha geniş sulara gelindiğinde hızımız artıyor… Bu incecik yerli adamlar nasıl yorulmuyor, keyifle kürek çekiyor diye şaşırıyoruz… Üstelik sularını nehirden içerek… Arada kendi şişe sularımızı ve yiyecek neyimiz varsa (peksimet-kraker-bisküi gibi) onlara veriyoruz…

 NKAKE’..

 



..Ve Kanolarımız sonunda geniş Ngombe Ikoko nehrine ulaşıyor… Toplam 5,5 saatte köye varıyoruz… Baktık çocuklar nehirde yüzüyor, biz dururmuyuz, iki cesur arkadaş atlıyoruz…

 


..Zira köydeki arkadaşlar daha zor durumda… Yine kesif bir çemberin içinde kilise korosu şarkılarıyla hapsolmuş durumdalar… Başka bir yerli çemberi suya atlamış iki çılgın 'mondele'yi takipte… Yahu ben şöhret yıllarımda bu kadar takip edilmemiştim… Büyük gözaltı dediğin bu olmalı… Hayvanat bahçesindeki maymunlar gibi hissediyoruz… Bir fıstık atmadıkları kalıyor… Olsa dükkân bizim..:)

 




KORO: Belçikalı misyonerler iyi çalışmışlar… Hiçbir şeyleri yok ama derme çatma kiliseleri ve acaip dört ses yaptıkları koroları var… Ölümü de doğumu da bu ilahilerle dans ederek karşılıyorlar… Çadırlarımız kuruluyor ama yine büyük gözaltında yemeklerimizi yiyemiyor papazın evine sığınıyoruz… Yemeğimiz kuru fasulye-pilav-muz… Papazdan soğan istiyorum... Ve evet var, bayram ediyoruz…

 

KORO: Belçikalı misyonerler iyi çalışmışlar… Hiçbir şeyleri yok ama derme çatma kiliseleri ve acaip dört ses yaptıkları koroları var… Ölümü de doğumu da bu ilahilerle dans ederek karşılıyorlar… Çadırlarımız kuruluyor ama yine büyük gözaltında yemeklerimizi yiyemiyor papazın evine sığınıyoruz… Yemeğimiz kuru fasulye-pilav-muz… Papazdan soğan istiyorum… Ve evet var, bayram ediyoruz…

TUVALET:

Küçük tuvalet ihtiyacımızı onlar gibi doğada hallediyoruz da iş büyüğe gelecek diye ödümüz kopuyor… Zira acele bir çukur kazılıyor, üstüne klozete benzer bir kapak konuyor, etrafına da çadır bezinden korunak yapılıyor… Vee tabii ki orada da büyük gözaltı sürüyor...Gel de yap… Zaten su yok… Olsa da onlar plastik şişelerdeki içme suyumuz… Bu nedenle zaten pek yemediğimiz için çoğunluğumuz turun sonundaki otele programlanmış görünüyor… Zaten hepimiz psikolojik olarak kabız olmuş durumdayız…

BANTU'LAR…


Bulunduğumuz köy Bantu'lara ait… Elektrik yok su yok dört kol çengi eğlenceleri var… Akşam tam çadırlarımızda uyumaya geçerken bir gümbürtü bir patırtı, şarkılar, türküler(yani bize öyle geldi) tamtamlar… Çadırlarımıza geldi dayandı... Zaten zor uyuyan bir adamım, üstelik çeçe sineğine rağmen… Meğer bir çocuk ölmüş…

Bunlar ölüyü de diriyi de böyle uğurlar ve karşılarlarmış… Ne güzel… Düğün ve cenaze bir arada… Nitekim sabah sabah tam uyumuşken yine yerimden fırladım... Yine aynı türküler(!), yine aynı tamtamlar, ama dört sesten vokaller... Vokallere bayılıyorum… Daha bizim ülkede o hani usta denilenler bir araya geldiklerinde halen tek sesten 'Samanyolu'nu söylüyorlar biliyorsunuz… Neyse bu defa haber iyi… Yeni bir çocuk doğmuş, üstelik erkek… Ooooo baba yeşil yapraklarla süslenmiş, seksi hareketler yaparak dans ediyor, yanında annesi yine yaprak süslü, onun yanında da gelin yapraksız… Grubumuz kadınları buna içerliyor tabii… Acele yaprak bulmaya çalışıyorlar ama nafile… Erkek egemen toplumda bir erkeğe dört kadın düşüyor… Zaten yardım için dağıtılan prezervatifleri sevgililerine kullanırlarmış… Gerçi sevgililerden de çocuk yapmak normal burada… Sadece onlara esas kadından daha fazla para ve ilgi yasakmış o kadar…

PİGME'LER...

..Yağmur ormanlarının en garibanı onlar… Bantu'lar onları hayvana yakın bir canlı olarak kabul ediyorlar... Bir zamanlar Bantu yerlileri onları yerlermiş… Sebep; Çok iyi avcı oldukları için... Yani bu güç kendilerine geçsin diye… En son yeme olayı 1964'te olmuş... Şimdilerde ise ayda 3 Dolar'a Bantu'lara çalışıyorlar… Zira ormanda hayvan bırakmamışlar… Ekme biçme işlerinde çalışıyorlar… Eskiden ormandaki Antilop, geyik, fil, leopar, maymun pigmelerden sorulurmuş… Keza nehir ve göldeki timsahlar da… Ama bitirmişler işte… Son durumları bu… Bantu'lara kulluk etmek… Bu arada pigmeleri kısa bilenlere cevabım hayır… Hepsi uzamışlar… Metamorfoza uğramışlar…

Bantu'larla ortak derme çatma okullarını, kiliselerini ziyaret ediyoruz… Ders anları bizi çok duygulandırıyor… En azından hiçbir şeyleri yok Fransızcaları var diye teselli oluyoruz... Ah bu Avrupalılar, madem sömürdünüz, biraz da geliştirseydiniz diye lanet ediyoruz… İş kiliseyle, koroyla uyuşturmaktan başka bir iş değil… Civarda pislik içerisinde çıplak emekleyen çocuklar yüreğimizi dağlıyor… Bavulumuzda kalanları da onlara bırakıyoruz… Zaten sıcak-nem-sefalet bizi bizden almış, keder içinde geri dönüyoruz…

IKOKO VE BIKORO'YA YOLCULUK…

 

Pigmeler ve Bantu'larla vedalaşıp Ngombe Ikoko nehrini takiben Ntomba Gölüne ulaşıp Bikoro kasabası'mı şehir mi ona ulaşmak programımız... Öyle kolay değil… Küreklerle bitmiyor bu yol… Şaka değil 7,5 saatte varıyoruz oraya... Göl öncesi kavga bile ediyoruz… Neyse bir ara nehrin göl ile birleştiği yer olan Ikoko’da mola verip kırmızı-siyah sularda yüzüyoruz da kendimize geliyoruz… Sonra ver elini Ntomba Gölü… Matruşka gibi bir burundan diğerine bitmiyor yolumuz… Tabii ki güneşin bağrında sinirler bozuluyor, arada gerginlikler yaşıyoruz…

..Ve tabii ki kürekçilere şaşıyoruz… Nasıl yorulmuyor bunlar yahu… Biz oturarak bizden çıkmışız, bunlar şarkı söylüyor… Eee akşam bunlara 'Agene' helâl..:)

BIKORO...

'Kara göründüüü! diye diye sonunda karaya çıktık.. Çıktığımız yer kasabanın iki zengininin evlerinin önü… Verandalı betonarme evleri görünce "n'oluyoruz yahu Hollywood'a mı geldik?" dedik… 7,5 saatlik kano yolculuğunun yorgunluğu, arada salakça soyunmuş olmamın cezasıyla birleşince, biraz da birilerine kızmış olmam dolayısıyla kendime en uzak  çadırı seçiyor ve kendimle takılıyorum… Derken önünde kamp kurduğumuz evin sahibi geliyor ve iyi bir ingilizce ile arkadaşlık ediyor… Bana yerli kız bile teklif ediyor… Sağol almıyayım diyorum… Benim 'Agene'yi götürüyor… Aman gitsin diyorum, zira çok konuşuyor… Onunda bir karısı ve sevgilileri varmış… Üstelik bu varlıklı, olmaz mı hiç… Varlıksızların bile olduktan sonra… Ama sarhoş ve mutsuzdu nedense… Neyse çadırıma sığınıyorum ama o ne, kapı fermuarı bozuluyor…

 

..Mecburen üstünde yattığım şilteyi kapıya dayıyor ve yerde yatmak zorunda kalıyorum… Sinekler yine giriyor tabii… Sabah hasta uyanıyorum… Uykusuz, yanık, yenik ve bitkin... Ve günün nem ve sıcağında uzun bir yürüyüşle eski diktatör Mobuto'nun yıkık evini görmek ve kasaba pazarını ziyaret etmek var programda…

 






Kasaba pazarı ziyareti sıcak ve malum kalabalıktan dolayı iyice çekilmez hal alıyor… Zira bizi almaya gelecek araçlar bir türlü gelemiyor ve ziyaret uzadıkça uzuyor... Sonunda Mişel'in tanıdığı bir köylünün evine sığınıyoruz… Çoğumuz malum büyük gözaltı çemberinde otururken ben içerde yatabiliyorum… Misyonerlik zamanından kalma eski püskü bir ev ama bana iyi bir sığınak oluyor…

 


..Saatler sonra araçlar geliyor, sıkış depiş biniyoruz… Göle girme ve tuvaletlerimizi oraya yapma ferahlığı dışında Bikoro'dan bişey anlamıyoruz… Köylülerin ya da kasabalıların(!) büyük gözaltı ve takibinden ancak araçlar hızlanınca kurtulabiliyoruz… Veee şimdi de 168'kmlik dönüş yolundayız… Yine toz toprak zıplamalı yola revan oluyoruz… Öğleden sonra başlayan bu acaip sarsıntılı yolculuk 5,5 saat sürecek ve biz karanlıkta Mbandaka'ya varacaktık…

TEKRAR MBANDAKA:



..Sefiller halinde varıyor, bir kısmımız Mişel'in restoran dediği yerde turna balığı yemeğe kalıyor, biz doğru otele gidiyoruz… Nina River hotel buranın tek oteli ve betonarme binası… Terkedilmiş koloni hoteli havasında…



...Bazı odalar avizeler ve maun dolaplar içeriyor ama belli ki kullanılmamaktan dolayı dökülüyorlar… Elektrik, akşam 6-10 arasında var, ricamız üzerine 12'ye uzatılıyor… Bizim odalarımız Kongo nehrine bakıyor… Su olarak yıkanma suyunu bidona koyuyorlar, bir de maşapa veriyorlar…

 

Su küpten..

İçme suyumuz pet şişelerde sayılı bir şekilde veriliyor zaten… Yine sinek ilaçlarımızı giyinip kenarı havada kalan cibinliklerimize gömülüyoruz… Ama içimizde yarın Kinşasa'ya dönme mutluluğu var ya, onunla idare ediyoruz…

NO KİNŞASA:

..Evet acı sürpriz sabah bizi karşılıyor… Uçak gelmemiş ya da gelememiş… Grubumuzun şefi Orhan Hoca oraya buraya telefonlar ediyor… Nafile... Esas yetkili kişi Mişel'den ses çıkmıyor… Bitik kovboy, dört karı ve dört çocuğa yeterken bizim tura yetemiyor bir türlü… Bütün ödemeler tarafımızdan yapıldığı halde cebinde parası yok… Uçak gelmiyor ve biz parası ödenmeyen otelde rehin kalıyoruz… Daha doğrusu kalamıyoruz… Çıkın diyorlar… Nereye çıkıyoruz, dışarısı mahşer yeri… Bir tek Mişel'in nehir kıyısında her yeri açık mavunası var… Orada bize öğle yemeği vermişti de hepimiz bunalıma girmiştik... Kimbilir gecesi ne büyük felaket olacaktı… Direniyor, Mişel'e fırçalar çekiliyor, Orhan Hoca basın ve diğer güçler içeren tehditlerine cevap alamıyor ve bekleşiyoruz… Yan gelip yatmak ve yüksek sesle dedikodu yapıp gülüşmek ve en iyi koltuklarda oturmaktan başka işleri olmayan otel personeli de fırçalarımızdan nasibini alıyor... Dünyada bu kadar ayranı yok küstah ve umarsız bir millet görmediğimizi konuşuyoruz… Büyükelçimizi de arıyor, işi Türkiye basınına malzeme olacak şekilde ilerletiyoruz ki Mişel son bir sarsılmayla(!) arkadaşımızdan borç para alıp oteli ödüyor… Biz de kendi paramızla otelde kalmış oluyoruz... Umut yarın ki Kinşasa uçuşumuzda, yoksa Türkiye uçağımızı kaçıracağız…

MBANDAKA-KINSHASA:

Sabah olduğu söylenen uçağımız öğleden sonra 3.25'te kalkıyor… O ana kadar ki duygularımızı siz düşünün… Zira aynı akşam Türkiye dönüş uçağımız var… Büyükelçi ve Türk iş adamı görüşmeleri işe yarıyor, acentesi uyarılan Mişel, durumu toparlıyor… 2 saatlik uçuş sonunda Büyükelçiliğimize bile misafir oluyor, çay içiyoruz… Sonra ver elini havaalanı... İlk defa topraklarımızı öpeceğimizi konuşuyoruz…

ÖZET:

    Do not "Go Kongo".....

BİR DE:

Biz bugüne kadar buralara gelen dünyadaki 113 ila 120'nci kişiler olmuşuz haberimiz yok… Öncesinde Amerika, Kanada, İngiltere ve İtalya'dan ekipler gelmiş… Üstelik en kalabalık ekip İtalya'dan sonra bizmişiz yahu..Heh..:) Hadi bize aferin deyin..:)

                                                  Attila ATASOY- Ocak 2016




Kinşasa'dan kalkış




Protokol Müdürü Karşılaması

Mbandaka hava alanında..


Cumhurbaşkanı Protokol
 Müdürü karşılama töreni


Tören sonrası Mbandaka havaalanında

Heryerde  rastlayabileceğiniz
Kongo Kertenkelesi..


Nbandaka

Nbandaka

Nbandaka

 Nbandaka- Nina River Hotel




Nbandaka

Nbandaka-Kongo River



Nbandaka-Kongo River



Güneye doğru yollar




Arada köy molası

Yollar...

Patika yollar..



Samba Köyünde..

Samba Köyünde..Prf. Filiz Karaosmanoğlu
çocukları azdırıyor

Samba Köyünde..

 Jip'imiz ve çadır hazırlığı



 Samba Köyünde..


Samba Köyünde Okul








Samba Köyünde Okul 



Samba Köyünde..




Yollarda güneş enerjili evler..


Patika'da taşımacılık..




Ağaç devrilmiş olsa da yola devam..




Patika'da yer fıstığı tarlasından geçiş

Yürünülecek 1.5 kmlik derenin başlangıcı..
Çe çe sinekleri tarafından burada ısırıldım..





 Kano'ya varış..



 Kano'da...










Eşyalarımız ve yemekçimiz ayrı kanoda..

Köyümüz...

Konaklamamız...





Köy Korosu








Endüstri mühendisi arkadaşım Giray ile


Suya atlamak üzere..


Bu ben oluyorum..


İki cengaver nehir sonrası elimizde 'Agene' ile..


Lüx köy evinde Güneş paneli


Pigme Köyüne doğru..

Pigmeler gideriken ormanda..


Bantu/Pigme karışık köy okulu

Köy Okulu

Köy okulu

Köy Okulu



Köy Kilisesi



  Bantu-Pigme karışık Köy Okulu

 Bikoro'ya doğru..

 Bikoro'ya doğru..

 Bikoro'ya doğru..



Bikoro'da..


 Bikoro'da..

 Bikoro'da..

Bikoro'da..

Bikoro'da eczane

Bikoro'da eczane

Bikoro'da misyonerlerden kalma kasaba evinde

   Bikoro'da misyonerlerden kalma evde


Dönüş yolları

Nbandaka

Nbandaka'da Kongo nehri kıyısı

 Nbandaka'da Kongo nehri ve güneş batımı

Sıkıntılı bekleyişte en iyisi yazmak..


Sonunda dönüş..



Kongo Havzası



Başkent   Kinshasa

Diğer özel hava yollarından..

Yerel havaalanı

Yerel havaalanı uçak servisi


Kinşasa'dan..

Kinşasa'dan..


Kinşasa'dan..

Kinşasa'dan..

   Kinşasa'da Türkiye Büyükelçiliği

Kinşasa uluslararası hava alanı



Share:

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Attila ATASOY Youtube Kanalı

Attila ATASOY Radyo Kanalı

Popüler Yayınlar

ATTİLA ATASOY RADYO

Öne Çıkan Yayın

Giresun Konserinden

 

Blog Arşivi

Atatürk

Atatürk

Wikipedia

Arama sonuçları

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *